ETKEN'E VEDA

Sevgili Etken okurları;

 

Temmuz 2008 tarihinden itibaren 10. sayı ile birlikte üzülerek derginin yayınına son veriyoruz.

 

“Sevmek etken olmaktır” diyen V. Hugo’nun sözlerinden hareketle, yaşamın anlamını sevgide ve etkin çalışmada bulduk. Edilgenliği dayatan iktidarların karanlığından kurtulabilmenin tek yolu etken olabilmektir. Bu bilinç ve sorumlulukla yaklaştık. Kendi erkiyle yürüyen şiirin hiçbir darlığa boyun eğmeyeceği inancıyla.

 

Türk şiirinin bütün birikimlerinden ve Türk dilinin zenginliğinden faydalanan, yeni denemelerin cesur çabaların, şairleri zorlayacak soruşturmaların da yer alacağı bir dergimiz olsun istemiştik. Hazırladığımız dosyalarla şiirde etken olabildiğimizi umuyoruz. Mutluluk sözcüğünün bilinçsizlikle anlamdaş tutulduğu bir çağda şair duyarlılığı ile yaşama, insana şiire dair söyleyecek sözü olanların, yarını kurabilmek için cesaretle yoluna devam edenlerin ifade alanı olmaya çalıştı etken.

 

İlk sayıdan bu yana birlikte çalıştığım arkadaşlarım Hilal Karahan, Bünyamin Gürel, Ayten Mutlu ve Şerif Erginbay’a, ürünleriyle yer alan tüm dostlara ve  okurlara sonsuz teşekkürler.

 

GÜLÜMSER ÇANKAYA

Etken Dergisi Yayın Yönetmeni

ETKEN SAYI: 10

ETKEN SAYI: 10

SUNU

 

 

Yaşam, ölümü beklemeye indirgenemeyecek kadar uzun. Birbirinden ayrı tözleri oluşturmayan bu iki kavram, karşıtlıkların ayrılmaz birliği ile insana dahildir. Ölümlü olmak bulunduğumuz durumun sadece bir yanıdır. Asıl önemli yanı, insanın elinde bir olasılık olarak bulunan yanı; yaşıyor olmaktır. İnsanın doğumu henüz varolmayan bir şeye uzanıştan başka nedir ki?  Şiir, varetme biçimlerinden biridir. şiirleştirir, aşık olur, kutsallaştırırız. Etrafımızı saran bilinmezliğin içinde varolmaya çalışırız. Heidegger’ın varlığın en yüksek noktası olarak adlandırdığı ‘hiçlik’ in bir yetersizlik olmadığını tersine, varolmanın başlangıcı olduğunu çok sonra anlarız. Şiirleştirme çabası belki de insanın ‘hiçlik’ anında kapıldığı dehşetin bir sonucudur.

 

Şiirsel deneyim bizim asıl durumumuzun belirişidir der Paz. Din ve şiir, aynı kaynaktan* doğup aynı uğraşı alanı içinde bulunup ve hatta aynı diyalektik yasalar her ikisi için de uygulanabiliyorken kesişmeyen bir paralellikte yol alıyor olmalarına dikkat çeker.

 

Ne zaman şiirleştirsek, aşık olsak, kutsallaştırsak belirleyici olduğunu sandığımız unsurların diğer deneyimlerde de bulunduğunu görürüz. “Varlık ve yokluk, sessizlik ve söz, boşluk ve doluluk. Bunların her birinde arındırma ve yorumlama yapılıncaya dek süren, birbirinden ayrılmalarına olanak bulunmayan akıl dışı unsurlar da mevcuttur.”** Burada Aziz Juan’ın şu  görüşünü de hemen alıntılamak gerektiğini düşünüyorum;  “Bu deneyimleri birbirinden ayıran şey, onları oluşturan bileşim değil duyumdur. Bir mistiğin sözcüklerini şairinkinden ayıran özgün renk o sözcüğün ilişkili olduğu nesnedir.” O halde Paz’ın da dediği gibi her deneyimde öznel olan şeyin onun nesnesi olduğunu söyleyebiliriz.

 

“Şiir ve metafizik” konusunu dosya konusu olarak gündeme aldığımızda metafizik ve din arasındaki ince zar, konuya daha keskin ve dikkatli bir bakışla yaklaşma zorunluluğu getirdi. Genel kanı şu ki metafizik, içinde özgün yaratının önünü açan bir yan barındırıyor. Şair yaratı aşamasında kelimelerle baş başadır. İmgenin metafizik olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü imge Paz’ın da dediği gibi akılcı bir kanıta ya da doğaüstü bir gücün koruyuculuğuna gerek duymaksızın kendi kendini ayakta tutar.  Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; kişinin kendisi ‘ne?’ ise şiiri de ‘o’ oluyor. Şair felsefe okur, ekonomi okur, matematik, politika okur. Sonuç olarak yaratısı kendi algısının bir diyalektiğidir.

 

Bu sayının yazar ve şairlerine baktığımda Cemal Süreya’nın  her dergi kendi kadrosuyla çıkmalı sözlerini anımsıyorum. Cemal Süreya yaşıyor olsaydı ve şu an benim bulunduğum konumda bulunuyor olsaydı eminim şöyle derdi: Her koşul kendi eylemini yaratır. Bütün politikaların turizm üzerinden planlandığı bir ilçede yaşıyor olmak sorumluluktan kaçmak için yalnızca bir mazeret olabilirdi. V.Hugo’nun sözlerini bir kez daha anımsatmak istiyorum Sevmek Etken Olmaktır. Biz şiiri sevdik. Etkenliğe gelince; bu, kişide bulunan sivri bir uçtur, korunması gereken sivri bir uç. Çünkü hayat oymadan açılmıyor. Şiir toprağına zenginlik olarak düşecek her yaprak şiirin kadrosudur.

 

Söz konusu  şiir olduğunda  bir ve ikiyle kaybedecek zamanımız yok. Hadi; ÜÇ..!

 

 

Sayının konuğu yazar ve şairlere TEŞEKKÜR EDERİZ.

 

Yazı ve ürünleriniz için iletişim adresimiz:

gulumsercankaya@yahoo.com                                          GÜLÜMSER ÇANKAYA

 

*   Machado ‘Varlığın Temel Ayrışıklıkları’  (öteki/ötekileştirme)

** OCTAVIO PAZ- Şiirsel Yüceliş.(Yay ve Lir) Dize sayı;12

 

 

 

 

ETKEN ŞİİR DERGİSİ SAYI: 10

NİSAN, MAYIS, HAZİRAN  2008

 

İÇİNDEKİLER:

DOSYA YAZILARI: “ŞİİR VE METAFİZİK”

Mustafa Durak: Heidegger’de “Metafizik” ve “Şiir” Kavramları/10

İsmail Mert Başat: Şiir, Metafizik ile Şiirişir/19

Celâl Soycan: Edebiyat Akıl Dışı Mıdır?/24

Bâki Ayhan T.: Şiir ve Fizik ve Metafizik/29

Salih Aydemir: Şiirin Dil, Metafiziğin Ruh Yükü/30

Bünyamin Gürel: Şiir ve Metafizik/33

 

SÖYLEŞİ / YAZI:

Kemal Özer İle /3

Veysel Çolak İle /43

Hülya Soyşekerci: “Deliceler Aşkına” /37

 

ŞİİRLER:

 

Kemal Özer /kapak    Anna Pardi /kapak    F. Garcia Lorca /2

Ahmet Ada /7  Mehmet Sadık Kırımlı /8  İhsan Topçu /9

Aslıhan Tüylüoğlu /40   Şerif Erginbay /41   Melih Elhan /42

Hüseyin Hatipoğlu /47   Gülümser Çankaya /48

 

 

BU SAYININ RESSAMI:

 

Fransisco Goya: 5,15,21,23,25,27,28,32,39,41,45,48

ETKEN SAYI 9



SUNU



Jacques Derrida,  “Şiir Nedir?” sorusuna yanıt verdiğinde Platon’dan Heidegger’e   Avrupa filozoflarının yeniden okunmuşluğundan edinilmiş büyük bir kültür birikimi duruyordu ardında:

Söz konusu yazıda bize önerdiği gibi; kültürü etkisiz hale getirip bütün poetik kütüphaneleri kundaklayarak başladı yazmaya.

 

Burada önerilen; “Kültürü durağanlaştırmanın bilge bilgisizliği”.* Bütün kültür  birikimini yürekten kavrayıp içselleştirdikten sonra önerilir ki; bu da,  yaratılacak eserin tekliğinin ve özgünlüğünün gerekçesidir.

 

Değerli hocam Mustafa Durak’ın yeniden çevirerek dilimize kazandırdığı ve etken’in bu sayısında yayınlamaktan mutluluk duyduğumuz “Şiir Nedir?” başlıklı yazıda Derrida, üç kavrama dikkat çekmiştir; ilki sorunsallaştırdığı  asıl imge olan şiir. İkincisi şiire benzettiği, tehlike anında yusyuvarlak kapanan kirpi metaforu ve üçüncüsü ise bu ikisi arasında duran yürek kavramıdır.

Derrida’ya göre; yara gibi açılmayan bir şiir olmaz, aynı zamanda yaralamayan şiir de yoktur.

 

Yeni bir varoluş biçimine olanak olarak gördüğü şiir yöneliminde şair, Derrida’nın şiir kirpisi gibi karşıya geçerken yara alacak ya da yaralanacaktır. Ayakları altında duran yolun yalnızca gelmekte olan aracın tehlikesiyle değil, binbir tehlikeyle dolu olduğunu bilir. Etken bir tavırla yolda olma eylemliliğini sürdürür. Çünkü yürek, anlamını karşıya geçme  “düş/em” inde bulacaktır.

 

                *             *             *

 

Şair olma bilincinin yanısıra şiir çevirileriyle de Türk şiirine hizmet eden Özdemir İnce’ye sorularımızı kısa da olsa yanıtladığı için teşekkür ediyor ve söyleşide sözü edilen kitapların okunmasını öneriyoruz.

..ve Veysel Çolak’a  defalarca yanıt verdiği sorulara bile, toplumsal hafızanın zayıflığını dikkate alarak yeniden yanıtlama inceliğini gösterdiği için teşekkür ediyoruz.

 

Bu sayımızın dosya konusu; “Şiir ve Nesneler”  Celal Soycan, Mustafa Durak,  Ahmet Ada,  Baki Ayhan T., Hüseyin Alemdar, Fuat Çiftçi ve Ahmet Tüzün konuyu açımladılar.

Okuyucularımız adına her bir yazara sonsuz teşekkürler.

 

 

GÜLÜMSER ÇANKAYA

 

Yazı ve ürünleriniz için iletişim adresimiz; gulumsercankaya@yahoo.com.

 

 

* Jacques Derrida; “Şiir Nedir?” Babil Yayınları

 

 

Özdemir İnce, “Şairleri Badem İle Besledim” (Söyleşi)/3

Celâl Soycan, Nesne, Dil ve Şiir/12

Mustafa Durak, Şiir ve Nesneler Üzerine/15

Ahmet Ada, Çağdaş Şiirde Sözcüklerin, Nesnelerin Değeri/17

Bâki Ayhan T., Şiir-Nesne İlişkisi/20

Hüseyin Alemdar, Hem Nesne Hem Hendese!/22

Fuat Çiftçi, Somut Şiir Dedikleri: Şematizm ya da Poetry/25

Ahmet Tüzün, Bir Genç Şairin Nesnelerle İlişkisi/26

Veysel Çolak, Şiir, Şair ve Poetikası Üstüne Söyleşi/37

Jacques Derrida, Şiir Nedir? (Çev.Mustafa Durak)/43


Ayten Mutlu/6  Salih Aydemir/8  Arife Kalender/9

Bünyamin Gürel/10  İlhan Kemal/29  Ayhan Sönmez/31

Hülya Deniz Ünal/32 Gülümser Çankaya/33  Şerif Erginbay/34

Levent Karataş/35 Hilal Karahan/36  Zeki Karaaslan/47  Olcay Yanmaz/48


Matisse/5,8,21,24,28,31,36,42,47,48

 

 

Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü

İBRAHİM ÇANKAYA

etkenetken@yahoo.com

Yayın Yönetmeni

GÜLÜMSER ÇANKAYA

gulumsercankaya@yahoo.com

Yayın Kurulu

AYTEN MUTLU

mutluayten@hotmail.com

BÜNYAMİN GÜREL

gurelbunyamin@hotmail.com

ŞERİF ERGİNBAY

grafik_07@hotmail.com

Basım Yeri: Yeni Alanya Matbaacılık Ltd.Şti. Çarşı Mah. İskele Cad. No: 4

07400  ALANYA Tel: 0.242. 512 17 44 - 513 81 76

 

Grafik Tasarım: Şerif ERGİNBAY  seriferginbay.blogspot.com

 

Yayın Adresi: Güllerpınarı Mah. Anılgan Sokak. Yadigar Hanım Apt. 1/1       ALANYA

Temsilcilikler: *Adana: Özcan YILMAZ *Antalya: Şerif ERGİNBAY *Diyarbakır: Tacettin DEMİR *Erzincan: Ahmet BOZKURT *Hatay: Selim KAHRAMAN *İstanbul: Ayten MUTLU

*Konya: Taner ADIGÜZEL *Osmaniye: Nuray DOĞRAMACI

Yorum (yok) Yorum yaz!

ETKEN SAYI 8

Toprağa çıplak ayakla basan…

Söyle toprağa; güllerini yeni bir gözle görebilen şairler var hala. Dikenin ya da solmanın caydırıcılığına aldırmadan eğilip, koklamaya, rengini yeniden tanımlamaya cesaret edebilmiş… soyunun vicdanını yaratmayı görev bilmiş şairler…

"Ey yaşam, hoş geldin!  Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini,  ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını"*

Düşlerimizi korumakta ısrarlıyız; çünkü gelecek güzel yaşamın tasarısı bir düş olarak aydınlanır şiirlerimizde. Sözcüklerimiz sezdirebilir ormanın yapraklarından süzülüp gelecek, soylu toplum biçiminin temel değerlerini.

Vicdanı her geçen gün biraz daha soysuzlaştıran katliamlar, insan bilincine hissettirmeden gelip,  evlerimize kadar sokulduğunda, sığınabileceğimiz huzurlu bir uykumuz bile kalmayacak. Çocuklarımızın huzurlu uykusuna etken olmak istiyoruz. Çünkü inanıyoruz; “sevmek etken olmaktır”­**

Durduğumuz yer, sabahın maviyerek aydınlandığı bir zaman. Bizim olan günün başlangıcı. Bu yeni şiirin köprüsünden geçmeye çalışanlar süzülüp incelmeli ya da dokunup genişletmelidir köprüyü. Ancak o zaman ulaşır büyünün ardındaki düş ülkesinin gerçeğine.

Şiir okumakta ve yazmakta ısrar edenler için o düşülke hala mümkün.

Sevgi ve ısrarla boyutlanan yeni bir sayı…         

* James joyce

** Victor Hugo

 

GÜLÜMSER ÇANKAYA


Gelecek Sayımızın Dosya Konusu: "ŞİİR ve NESNELER".
Yazarlarımızdan bu konuda yeterli yazı gelmesini umuyoruz.

"ŞİİR ve NESNELER" temasını içeren şiirlere öncelik vermeyi düşünüyoruz.



İletişim adresimiz:

etkenetken@yahoo.com
gulumsercankaya@yahoo.com


   


Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: İBRAHİM ÇANKAYA
Yayın Yönetmeni: GÜLÜMSER ÇANKAYA gulumsercankaya@yahoo.com

Yayın Kurulu: AYTEN MUTLU mutluayten@hotmail.com

BÜNYAMİN GÜREL gurelbunyamin@hotmail.com

ŞERİF ERGİNBAY grafik_07@hotmail.com  

Grafik Tasarım: Şerif ERGİNBAY
Basım Yeri: Yeni Alanya Matbaacılık Ltd.Şti. Çarşı Mah. İskele Cad. No: 4  07400  ALANYA

Yayın Adresi: Güllerpınarı Mah. 25 Metrelik Yol Üzeri Başak Apt. No:1/1  07400  ALANYA

Temsilcilikler: *Adana Özcan YILMAZ *Antalya Şerif ERGİNBAY *Diyarbakır Tacettin DEMİR *Erzincan Ahmet BOZKURT *Hatay Selim KAHRAMAN *İstanbul Ayten MUTLU *Konya Taner ADIGÜZEL *Osmaniye Nuray DOĞRAMACI

VEYSEL ÇOLAK / ŞİİR VE ÜTOPİA

 Ütopia,  Yunanca’dan  gelen bir sözcük. Bu kavram Thomas More’un Ütopya adlı yapıtının Türkçe’ye çevrilmesiyle; Türkiye’de de gündeme geldi denilebilir. Thomas More, ütopya sözcüğüyle, kendince ideal olan toplum biçiminin temel öğelerini koyuyordu ortaya. Bu sözcük, Türkçe’de “gerçekleştirilmesi olanaksız tasarı veya düşünce”  diye karşılanıyor. Nermi Uygur ise; “Ütopia, hiçbir yerde bulunmayan, varolmayan bir devlet, bir yokülke’dir.”diyor.(1) ”Yokülke”, Ütopia sözcüğüne önerilmiş bir karşılık oluyor aynı zamanda. Ütopia’nın yaşamdaki karşılıklarına bakınca, varolan anlamlandırmaların yetersiz olduğunu düşünüyorum ben. Bu nedenle de, daha kapsayıcı ve açıklayıcı olduğunu düşünüyor  ve “imgeletici“ sözcüğünü öneriyorum. Şairlerin gebe sözcükleri de destekliyor beni, kanısındayım. Buradan bakınca da yetkin şiirlerin imgeletici olduğunu; yani hep bir ütopyayı önerdiklerini düşünüyor ve savlamış oluyorum. Dahası, gelecek yıllarda yazılacak şiirin, bu düzlemde tartışılması kaçınılmaz gibi geliyor bana. Böyle bakıldığında, “gerçek”, “gerçekçilik“ yeniden tanımlanacak belki de. O zaman “olanı, olduğu gibi yansıtmakla” yetinilemeyeceğinin anlaşılması da sağlanmış olacak. Hep kapalı tutulan sezginin kapıları aralanacak; şiirin biraz da sezgiyle yazılması gerektiği gündeme gelecek. Ernesto Che Guevara’nın “Gerçekçi olun, imkansızı isteyin!” sözü de; daha bir anlamını bulacak o zaman. Şiirin sorunları, en çok bunu anlamamaktan kaynaklanıyor denilebilir rahatça. Zihnin öncelikle anlamla ilgilenmesi; biçimin, biçemin sonraya bırakılması ya da dışlaması şiirin sorunlarına ilişkindir ve bu da derinliğine düşünülmeli gibi. Zihnin anlamla ilgilenmesi, bağlamında doğru anlaşılmamış ve bu yüzden fotoğraf gerçekçiliğiyle yetinilmesine yönelinmiştir. Bunun sosyolojik, kültürel, politik birçok etkeni var. Öncelikle şiir bilgisinin eksikliği belirleyici olmuştur bunda. Politikanın yedeğinde tasarlanan şiir; gözle görünen gerçeğin saptanmasına yönelmiş; böylece düşünsel, sezgisel ve düşsel (imgeletici) boyutunu daha baştan yitirmek durumunda bırakılmıştır. Bu anlayışta (noktada) olanların; W. Blake’i, Johann Sebastian Bach’ı anlamayanların, hatta reddedenlerin savunduğu şiir elbette politik bir söylemle buluşacaktı. Öyle de oldu. 70’li yıllarda oportünist, revizyonist sözcükleri herkesin ağzında; ötekini suçlamak, aşağılamak için hazırda bekletilirdi. Dogmatizm, popülizm sözcükleri ise hiç anımsanmazdı. Çünkü bu sözcüklerle içeriğini saklayan bir yaşam biçimiydi savunulan. Ne tuhaftır ki, “Ben Marksist değilim.” diyen Marks  adına yapılıyordu her şey. Faydacı bir yaklaşımdı yapılan. Bunlar bir yana, asıl ürkütücü olan 70’li yıllarda ütopist diye suçlanmaktı. Bir kişiyi karalamak, aşağılamak, işe yaramadığını ortaya koymak, yok saymak, görüşlerinin geçersizliğini vurgulamak için onun ütopist olduğunu söylemek yeterli olurdu. Ütopist damgasını yememek için düşlerini öldürenler olurdu. Gene bu yüzden devrimci sıfatını önceleyenler şiir yazmaktan kaçınırdı. Aynı zamanda devrimci olan şairlerse ona göre kurarlardı şiirlerini. Bu yönelmelerin bütününde J.Swift’i, Voltaire’i, A.Huxley’i, G.Orwell’i, Platon’u, Campanel-la’yı, Montesquieu’yü, T.More’u, J.JRouseau’yu, Hegel’i, Marks’ı, Nietzsche’yi, Yusuf Has Hacip’i, E.Che Guave-ra’yı, Bacon’ı, Homeros’u (doğal destanları) ... bilinçsizce yadsımak vardı. Daraltarak söylersek; şiiri yadsımak vardı. Aranan, tüm insanlığa yöneltilmiş sorunun yanıtı değildi. Şiir, sözcükleri taşkınlaştıracağı yerde putlaştırsın isteniyordu. Bu, verili olanın putlaştırılmasıydı aslında. Ayrıca sözcük denen simgelerin anlattıkları “şey”leri hiçbir zaman bütün nitelikleriyle karşılayamayacağıydı anlaşılmayan. Oysa, her sözcük ancak kendini bütünüyle anlatabilir bilincine (bilgisine) varılabilseydi “şeylerin” görünüşüyle değil; içeriğiyle (anlamıyla, iç yüzüyle) algılanması gerektiği; ancak bunun gerçekçilik olabileceği kavranmış olurdu gibime geliyor. Diyalektiğin açılımları tam bu noktada işlerlik kazanmış oluyor işte. Bunun anlaşılmayışı ise ya kaba gerçekçiliğe vardırıyor ya da dinsel bir dille buluşturuyor şairi. Yeni bir yüzyıla girerken Türk şiirinin görünüşü bu. Bir yanda kendini bile anlatamayan simgelerle (sözcükler) uğraşanlar var. Ama bu simgelerin karşıladığı eksik anlama ulaşmak için bile hiçbir çaba, hiçbir aranış yok ortada. Öte yandan anlamın (mana) peşine düştüğünü sanan ama her şeyi indirgeyerek “bu dünya” diye tarif eden ve bununla yetinen; imgeletici olduğu sanılan dinsel dilce belirlenen bir başka yöneliş var Türk şiirinde. Her iki durumda da şair-şiir aşkın olamıyor, daha doğrusu imgeletici olamıyor. Bunun nedeni, hala şiirin bir dünya tasarımını içermesinin zorunluluğunun anlaşılmayışı olmalı. Bu, şairin ütopist olmadığını ve şiirlerinde bir ütopyayı öneremediğini koyuyor ortaya. Bu nedenle, zihnin öncelikle aradığı anlam oluşamıyor. Ve ilk okuyuşta düşüyor şiir. Şiir, yeni bir dünya tasarımı öneremeyince; biçimsel,biçemsel özellikleri de ilgi alanlarının dışına düşüyor. Çünkü ilgi şiirin yapısı; anlamın yapısal karşılığı olamıyor. Kısaca anlamın ütopik olmasını gereksiniyor. Bunun yokluğu şiirden şiire değişebilir ama varlığı kesinlikle yadsınamaz gibi. Her yetkin şiir bu kavrayışıyla yazılmıştır düşüncesindeyim ben. Bunun dışında kalanları şiir saymamak gerekiyor bana kalırsa.

      Söylediklerimi  bir örnekle  irdelemek istiyorum. Bu bağlamdaki bir yaklaşım; bir öykünün şiirini incelemek uyarıcı, açıklayıcı, yönlendirici şiir bilgileri kazandırabilir, sanıyorum.

      Tahir ile Zühre, bir halk hikayesidir. Halkın ortak malıdır. Sözlü anlatımın bir ürünü olduğu için birçok türevleriyle karşılaşmak olasıdır. Öykü ağırlıklı olan bu anlatılardan şiir çıkartan; aynı gelenek içinde kalınarak yeni şiirler yazmaya koyulanlar az değil. Bir öykü kurmakla şiirde öykülemeyi bir teknik olarak kullanmanın aynı şey olmadığını fark edememek; belki de Türk şiirinin temel sorununu oluşturuyor. Öyküden yana olmakla öyküye karşı olmak, bir iç dengede buluşamıyor. Sonuçta belirlenen iki uç aynı yanılgıya düşüyor. Biri yaşamışı (geçeni, geçmiş olanı) yinelerken diğeri boşluğu öne çıkartmış oluyor. Böyle yazılan şiir imgeletici olamıyor. Yeni bir dünya tasarımından yoksun kalınıyor. Bu sorunu Tahir’le Zühre Meselesi adlı şiirinde Nâzım Hikmet’in aştığını düşünüyorum.

      Tahir ile Zühre’nin hikayesi şöyle: Nil kıyısındaki bir kentte Edhem Sultan hükümdar, kardeşi Ahmet de onun başveziridir. Her ikisinin de çocuğu olmamaktadır. Masallara uygun biçimde dilekleri gerçek olur ve hükümdarın bir kızı vezirin de bir oğlu olur. Kıza Zühre, oğlana da Tahir adını verirler. Bu iki çocuk yan yana olmadıkları sürece onları susturmak olanaklı değildir. Ne zaman ki birlikte olurlar, o zaman dinginleşirler, susarlar, uyurlar. Zaten bunların doğmasını sağlayan güç, onların evlenmesini de şart koşmuştur. Bu nedenle de onlar daha ana karnında nişanlanmışlardır. Bu iki çocuk büyürler. Hep birliktedirler. Birbirlerini fark ederler. Sevişirler. Vezir Ahmet, zamanı geldi deyip, oğlu Tahir’le Zühre’nin evlenmesini ister. Hükümdar Edhem Sultan, karısının kışkırtmalarına uyarak bu evliliğe karşı çıkar. Dahası, vezir Ahmet’i ve bütün ailesini öldürtür. Bir tek Tahir celladın merhametiyle kurtulur ve kentten sürülür. Yıllarca oradan oraya dolaşır durur. Hep Zühre’yle birliktedir düşlerinde. Bu ayrılığa dayanamayacağını anlayınca da kente döner, Zühre’nin sarayına girmeyi başarır. Birlikte olurlar. Bunun anlaşılacağı korkusuyla, Zühre; Tahir’i gündüzleri bir sandık içinde Nil nehrine indirir geceleri de tekrar odasına alır. Bir gün Nil, ipleri koparır ve Tahir’in içinde olduğu sandığı alıp götürür. Sandık sürüklenerek Mısır sultanının kızı Banı hanımın sarayına varır. Tahir’i  çıkartırlar. Mısır Sultanı ve Banı hanım Tahir’in hikayesini dinlerler. Çok etkilenirler. Yiğit bir kız olan Banı hanım, Tahir’in hakkını almak görevini üstlenir. Tahir’in memleketine gider. Edhem Sultan’la dövüşür. Onu Tahir’in kılıcıyla yener ve öldürür. İki sevgili böylece kavuşurlar.(2)

      Bu hikayenin şiirini Nâzım Hikmet şöyle yazmış:

 

      TAHİR’LE  ZÜHRE  MESELESİ

 

     Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

     hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

     bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte.

 

      Mesela bir barikatta dövüşerek

      mesela kuzey kutbunu keşfe giderken                                

      mesela denerken damarlarında bir serumu

      Ölmek ayıp olur mu?

 

      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da,

      Hatta sevda yüzünden ölmekte ayıp değil.

 

      Seversin dünyayı doludizgin

      ama o bunun farkında değildir

      ayrılmak istemezsin dünyadan

      ama o senden ayrılacak

      yani sen elmayı seviyorsun diye

      elmanın seni sevmesi şart mı?

      Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

      yahut hiç sevmeseydi

      Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

 

      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

      hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. (3)

 

      Nâzım Hikmet, Tahir ile Zühre hikayesinin herhangi bir türevinin doğal kurgusunu kullanarak anlatmayı denemiyor. Şiirin arkasına kocaman bir fon gibi kullanıyor öyküyü. Bu fonun üstüne yazıyor şiirini. Öykü düşselleşiyor, düşlenen oluyor ve yeni düşlerin kurulmasının olanaklarına dönüşüyor. İmgeletici oluyor bu öykü: Tensel, tinsel ve cinsel boyutuyla sevda savunulurken birçok boyutu da gündeme getiriliyor: İnsanca yaşama hakkı, bireyin özgürlüğü ve kendini gerçekleştirme olanaklarını ele geçirmek için “barikatta dövüşme”ye eşitleniyor sevda. Kuzey kutbunu keşfe gönderen güce dönüşüyor. Ya da Pastör’ün kuduz aşısını kendinde denemesi gibi; ölümü göze alarak bir serumu kişinin kendinde denemesini sağlayan insani etkene dönüşüyor sevda. Böylesine insani değerler uğrunda ölmenin ayıp olmayacağı açık. Vurgulanan o ki “sevda” dar ve geniş anlamlarda eş değer görülüyor ve savunuluyor. Yaşamın bütünselliği öne çıkartılarak; aynı bütünsellikle yaşanmasının gerekliliği konuyor ortaya. Böylece, yaşamın tek boyutluluğu da yadsınmış oluyor.

      İnsanın dünyayı doludizgin sevmesinden dünyanın habersiz oluşunu söylerken Nâzım Hikmet, Pascal’le buluşur. Pascal, dünyayı insandan güçlü görür. Ama Dünyanın insanla baş edemeyeceği kanısındadır aynı zamanda. Çünkü dünyanın bilinçsiz, insanınsa bilinçli bir varlık olması yeterince açıklayıcıdır. Bu durumda insan dünyayla baş edebilecek güçtedir. En azından gereksinilen olanaklara sahiptir. Değiştiren, dönüştüren, yeniden kurandır insan. Nâzım Hikmet, insana olan güvenini ve inancını daha bir pekiştirebilmek için onu iyice yalnızlaştırır. “sen elmayı seviyorsun diye/elmanın seni sevmesi şart mı?” derken bireysel adanışı öne sürmüş olur. Nâzım Hikmet’in Gazali’de karşılığını bulan bu yaklaşımı, vicdani olana işlerlik kazandırmış olur; bunu amaçlar. Özellikle “Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık/yahut hiç sevmeseydi/Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?” dizeleriyle Nâzım Hikmet, insanı kendiyle yüzleştirme noktasına taşır. Bu, tragedyasından kopmuş olana bir anımsatmadır. Ona, kendi bireysel serüvenini yaşatma dayatmasıdır. Anlaşılan o ki insan kendiliğinden bir varlıkken, kendisi için bir varlık olmak durumundadır. Kimse kimsenin yerine  acı çekmez, zevk alamaz, mutlu olamaz. “duyum, duygu ve kavrayış” kişiye özgüdür ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitlilik gösterir. Gene kimse kimsenin yerine yemek yiyemez, uyuyamaz, ölemez. Kimse kimsenin yerine sevişemez. Bunu başka türlü söylersek, kimse bir başkasına iyilik olsun diye sevmez, sevişemez. İnsanın tekliğidir bu. Görünen o ki birlikteki bütün yaşanmışlıklar insanın kendinde aş-kınlığında anlamını bulabiliyor. Nâzım Hikmet’in tek anlamdan yola çıkarak varmak istediği, vardığı bütünsel anlamdır bu. Nâzım Hikmet’in felsefi olarak yadsıdığı Bergson’la buluştuğu mistik noktadır aynı zamanda: Kişinin kendini bu Dünyada algılamasının kuramsal çözümüdür.

      Tahir ile Zühre’nin ilişkisi bir ortaklaşalığı içeriyor elbette. Ama bu, ortaklaşa bir anlamın oluşmasını bireysel bir anlamın oluşturulması koşuluna bağlıyor. Eylemsiz insandan eylemli insana ve giderek eylemli topluma gidebilmenin düşü kuruluyor. Yaşanılmış olanı, içinde olunan güne taşırken; oluşan anlamı da taşımış oluyor ve biriktiriyor. Ayrıca bununla yetinmeyip, kendine birikmenin yeni açılımlarını da imgeletiyor. İlgi şiir, böylece imgeletici olurken; insanı ve geleceği gözeten öznenin oluşmasını sağlıyor. Nâzım Hikmet, anlamlardan yola çıkarak, anlamları kurgulayarak gerçekleştiriyor şiirini. Bunu yaparken dile pek güvendiği söylenemez. Çünkü her dilsel indirgemenin ve dilsel kurgunun yetersiz olduğu kanısında olduğunu düşündürüyor anlama verdiği önem nedeniyle. Çünkü insanın yaşadığı ne varsa hiçbir zaman bir başkasına eksiksiz aktarılamaz. Dil, dilin kurgulanışı, dolaylı anlatımlar, simgeler yeterli değildir algılananın, duyumsamanın, oluşan duygunun aktarılmasına. Deneyimlerden edinilen bilgiler hiçbir zaman onları bir başkasının kılamamakta. Bu, her insanın bir “ada evren” oluşturduğu anlamına gelir ki onların benzemezliği de işaretlemiş olur. 1947’de Nâzım Hikmet’in yazdığı Tahir’le Zühre Meselesi adlı şiirin bir seçenek olduğu düşünülebilir. Şiirde dilin bilgi taşımasına olanak verilmemesi gerektiğini vurgular gibidir Nâzım Hikmet. Bunu yaparken zihnin öncelikle anlamla ilgilendiğini var sayarsak onları kurgulama yoluna gitmeyi yeğlemiş. Türkçe’nin geleneksel söz dizimini kullanarak “dilde”, “dille” bir ütopya (imgeletici) oluşturmak yerine; “anlamda” gerçekleştirmiştir bu ütopyayı. Bu saptama Nâzım Hikmet’in bütün şiirleri için geçerlidir belki de. Bu, bir şiir anlayışı olduğu için de elbette bir seçenektir. Ne yazık ki Nâzım Hikmet’i izlediğini sananların (söyleyenlerin de) anlamadığı bu olmaktadır. Yaşanan olayların, oluşan anlamların bağımsızlaştığı bir ortam olarak şiiri görmemek; onu bilgi aktaran bir metne dönüştürür. Ki, şiir buna kesinlikle izin vermez. Dil, bilgiden arındığı oranda şiire yakınlaşır. Dilin kendi için olması anlamı da bağımsızlaştırır. Bu, aynı zaman da anamın da kendisi için olmasıdır. Böylesine kurulan şiir bilinen “bir şeye” bağımlı kılınmamış olur. Bu da şiirin yepyeni, henüz bilinmeyen, özlenen anlamlara açık olması demektir. Buradan bakınca Nâzım Hikmet’in böylesi anlamların şairi olduğu söylenebilir.

      İnsan denilen özne rahatsız edici koşulları istediği an değiştirme olanağına sahip olmamıştır hiçbir zaman. İşte böyle olduğu için şiire (sanata) hep gereksinmesi olmuş ve olacaktır. Dilin verili kullanılışının dışında kurgulanarak elde edilen anlam; aslında acıtan koşulların dışına çıkmayı sağlar tinsel olarak. Bu, insanın düşsel olarak yaşadığı dünyanın dışına çıkmasından başka bir şey değildir. Nermi Uygur’un deyimiyle; “Gerçekten içinde soluk alıp verdiği toplumdan ayrılıp içinde gerçekten soluk alıp vermek istediği topluma göçmesi...“dir. Toplumsal savaşımların tarihini saklar bu oluşum. Bir yanda düşsel olanı gerçekleştirmek isteyenler; diğer yanda ise bu düşü öldürmek isteyenler olmuştur hep. Düşlere düşman olanlar, düş kurucu olan şiire de düşman olurlar. Görünen o ki şiirde gerçekçilik; var olanın yerine düşleneni koyabilmektir. Olanı anlatmaz şair, olması gerekeni kurar şiirinde. Budur onun gerçekçiliği, bu olmalıdır. Ütopya, şiirin gerçeği; şairin de gerçekçiliği olmalı gibi. Ancak o zaman yeni sabahların habercisi bir çan sesi olabilir şiir.

      İmgeletici olamıyorsa o metni şiir saymak olanaksız gibi görünüyor. Türk şiirinin gelişip aşkınlaşması, hâlâ, bunun anlaşılmasına bağlı. Toplumun değişmesi de.

 

Notlar:

(1)     Nermi Uygur, Türk Edebiyatı 1967, M. Fuat, sf.140,de.y.

(2)     Pertev Naili Boratav-Halil Vedat Fıratlı, İzâhlı Halk Şiiri Antolojisi, sf. 262, Ankara, 1943

(3)     Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri-7,Cem y. ,sf. 149,İstanbul 1979

MUSTAFA DURAK İLE “ŞİİR CİNİ” ADLI KİTABI ÜZERİNE


1-Şiir Cini adlı kitabınız yeni yayımlandı. Öncelikle kitabınızdan ötürü sizi tebrik ediyoruz.  Eksikliği hep hissedilen bir alanda derli-toplu güzel bir çalışma olmuş. Kitaba daldığımızda anlamca açık Ahmet Arif’in, Cahit Külebi’nin şiirinden, anlamca çok kapalı, anlaşılması çok zor Ece Ayhan şiirine kadar farklı yapıda şiirleri incelediğinizi görüyoruz. Bunu Türk şiirine geniş bir perspektiften baktığınız şeklinde mi yorumlamalıyız; yoksa şiir çözümlemelerinizde resmi edebiyatın paradigmasını  mı esas alıyorsunuz?

Öncelikle ‘geniş bir perspektiften bakmak’ ile ‘resmi edebiyat paradigması’ kavramlarının, tam karşıtlığı ifade etmediğini söylemekle işe başlamalıyım. Zira ‘geniş bir perspektiften bakmak’ karşısında ‘dar bir perspektiften bakmak’, diğeri karşısında da ‘resmi olmayan edebiyat paradigması’ kavramları vardır. ‘Resmi olmayan edebiyat’ kavramı, kendi içinde pek çok dar bakış açılarını içkin olabilir. Ve aslında ‘geniş bir perspektiften bakmak’ da önünde sonunda bir görelik içereceği için, başka birilerine göre dar kalabilir. Sorunuzun altında yatan, öğrenmek istediğiniz ile ilgili şunları söyleyebilirim: kitaptaki yazılar toplamında, hem bir bilim adamı, hem de şair olmayan gerçek bir şair kimliğinin algılanmasını yeğlerim. Burada gerçek bir şair kimliğinden amacım, - kendini ifade etmenin dışında açık bir amaçlılık, hele hele çıkara dayanan bir amaçlılık olmadan- her türlü yanlışın karşısına dikilebilecek ele avuca sığmaz, uzlaşımsız bir kimliktir. Bunu söylerken insan zayıflıklarını, bakış açısı yanlışlarını, yorum hatalarını elbette göz ardı etmiyorum. Ancak bunların olabileceğini kabul etmekle beraber kendi doğrularımı ifade etmiş olduğumu, doğru ya da yanlış, sorumluluğu üstlendiğimi belirtmeliyim. Her hata ya da yanlış, makro ve mikro değerlendirmelerle doğruya ulaşılabilir. Bu nedenle eğer yazdıklarımda bir hata varsa –olabilir- bunlar somut olarak dile getirilebilir, getirilmelidir. Bu yalnızca benimle ilgili değil, genel eleştiri etiğiyle ilgili bir sorundur. İnsanlar, yanlışların, yanlışlarının üzerine oturmakta, üzerini, bir kutsalı örter gibi örtmekte ustadır. Konuya dönersem ben, resmi edebiyat paradigmasına bağlanamayacağımı, ama başka dar açılara da yerleşemeyeceğimi, kendime elden geldiğince geniş bir bakış açısı çizmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Kitaptaki yazıların belirli bir program çerçevesinde oluşturulmadığını, kendimi ifade etmeye uygun bulduğum, bir şeyler söyleyebileceğimi düşündüğüm şiirleri ele aldığımı belirtmeliyim.”Şiir Cini” içindeki yazılar bir programsızın, keyfi bir yazarın yazılarıdır. Buradaki keyfilik kendine seçme hakkı tanıyan, seçiminden hoşnut bir öznenin keyfiliğidir. Kısaca seçimimde de, ifademde de özgür davrandığımı düşünüyorum. Ama bu özgürlüğümün de göreliliğini ve edinilmiş görüşlerle sınırlı olabileceğini göz ardı etmeden.           

2-Edebiyat tarihimize baktığımızda şiir incelemeleri alanında Mehmet Kaplan’ın aşılamadığı şeklinde bir inanç var. Gerçi şiir  çözümlemeleri alanında Mehmet Kaplanın “Şiir Tahlilleri” yanında, Ali Nihat Tarlan’ın “Fuzuli Divanı Şerhi”, Turgut Uyar’ın “Bir Şiirden”, Mehmet H. Doğan’ın “Şiirin Yalnızlığı” veya Doğan Aksan’ın “Şiir Çözümlemeleri” adlı kitaplarını biliyoruz. Siz bu çalışmalar içinde kitabınızın apayrı bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Benim, kendi çalışmamı başkaları arasından değerlendirmem hoş olmaz. Hem karar veren, hem de karar verilen olmak istemem. Bu, başka bir çalışma alanı. Şu ana kadar benim bulaşmadığım bir alan.         

3- Modern şiir incelemelerinde yapısökümcülük/yapıbozumculuk, metinlerarasılık, göstergebilim gibi yöntemler ağırlık kazandığı için vasat bir şiir okurunun bu incelemelerden bir tat alması pek mümkün görünmüyor. Sanki bu durum da sizin söyleyişinizle ifade edersek lambadaki cinin okurun hayal dünyasında görünürlük kazanmasını engelliyor. Yanılıyor muyum?

Sorunuza olumlu ya da olumsuz yanıt verebilmenin kavşağında duruyor okur. Okur, soyut olarak teke indirilebilir, ama  somutlamada, çok değişik özneler toplamıdır. Bu yüzden sözünü ettiğiniz metinler açısından okuru; gerçekten okur, okumaya çaba gösteren okur ve okumaz okur olarak sınıflandırabiliriz. Bu noktada yine altını çizerek söyleyeyim, bu tür metinler açısından “okumaz okur”,  edebiyatın, şiirin kavramlarla anlatımına, ele alınışına sırt çeviren, kendi dilinin sınırları dışına çıkmak istemeyen bir okurdur. Bu, bir suçlama, yargılama değil. Olamaz da. Bir durumdur. Bir yeğleme sorunudur. Ancak şunu hatırlatmak isterim: Sorunuzun içinde “inceleme” sözcüğü önemli. Eğer okur, incelemeye hazır değilse, ne yapılabilir ki. Bir dili konuşuruz. Bir dilde okuruz. Ama iş incelemeye geldi mi dil değişir. Yeni kavramlar girer işin içine. İnsanların yüzde kaçı konuştukları dille ilgili bir incelemeyi okumaya dayanabilir? Bu, bir gereksinim sorunudur. Bir yönelme sorunudur. Dili konuşan herkes, dil incelemesi okumadığı gibi, şiirle ilgilenen herkes de şiir incelemesine yönelmez. Şiir üzerine yazıların tümünü ayni kefeye koymamak gerek. Bu, okur için de, yazar için de haksızlık olur. İnceleme, denemeye kaydıkça okunmasının kolaylaşacağı, gerçek incelemeye dönüştükçe zorlaşacağı ortadadır. Sorun yeni sözcükler ve kavramlardır. Her bilmediğimiz sözcük okumayı tökezletir. Okuru zorlar. Çok bildik bir konuyu inceleyen istatistik yazısı okumayı deneyin. Anlatımda bilmediğiniz terimler sizi yoracaktır. Ama bir istatistik haberi okursanız iş değişir. Bu konuda şunu mutlaka söylemeliyim: Şiirle ilgilenenlerin yüzde kaçı retorik kavramlarını bilir? Kısaca şiir okumak ayrı, şiir tarihi okumak, şiir üzerine deneme okumak, görüş bildirisi okumak ayrı, şiir incelemesi okumak ayrıdır.  Elbette bunlardan her birini yazmanın sorunları da ayrıdır. Gerek yazanın, gerek okuyanın gereksinimleri belirleyicidir.                            

4-Genel olarak şiir çözümlemelerini okurken bazı şiirlerde biçimin, bazılarında içeriğin, bazılarında ise her ikisinin ağırlık kazandığını görüyoruz. Sizce şiirde biçim, şiirin anlamını pekiştiren bir unsur olarak mı ele alınmalı ?

Biçim ve anlam geleneksel olarak yanlış karşıtlaştırılmıştır. Bu, anlamın yalnızca sözcüksel ve/ya ifadesel bir alanın tekelinde olduğu sanısına dayanır. Elbette burada anlam ile işlev’in ayrımını da hatırlatmalıyım. Gerek doğal, gerek yapay her türlü işaret ya da gösterge başka bir şeyle özne kavramı dikkate alınarak ilintilendiğinde anlam, başka bir şey üzerine etkidiğinde ise işlev söz konusudur. Böyle anlaşıldığında her türlü biçim anlamlı olabilir. Sözcük de, yazılı haliyle bir biçimdir. İfadenin biçimi dediğimizde yazım biçiminden tutun da ifadenin anlatım şemasına kadar uzanan yelpazede biçimlenişler akla gelebilir. Böyle baktığımızda şair dilsel biçimlere, birimlere işlevler ve anlamlar edindirerek örgüler şiirini. Ne biçimsiz bir anlamdan, ne de anlamsız bir biçimden söz edilebilir. Yalnızca sözün ifade gücünden söz edilebilir. İfade gücü de uygun zamanda ve uygun yerde en etkileyici, işlevi olan sözdür. İyi şair, kullandığı sözün, hem nasılı, hem de niyesi üzerine düşünülmüş söze yönelir. Eğer şiir, sözün imbikten geçirile geçirile iyice rafine edilmiş hali ise. Yani sonuç olarak şiirde biçim ve anlam karşıtlığı ya da sorunsalı sığ bir konudur.                   

5-M.Kaplan’ın Şiir Tahlilleri adlı eseri edebiyatımızda modern şiir çözümlemelerinin ilk örneklerini teşkil etmesi bakımından önemli; ama ideolojik yaklaşımdan ötürü nesnelliğini yitirdiği konusunda görüşler var. Ayrıca sanatçının dünya görüşünü metinle yan yana koyarak metne eğilen bir anlayışa sahip. Sizce eleştirmen, şiir gibi nesnel ölçütlerin belirlemelerine boyun eğmeyen bir türü çözümlerken nasıl bir tavır takınmalıdır?  Bazı metinler için daha öznel yaklaşsaydım  diye hiç düşündüğünüz oluyor mu?

Öncelikle şunu belirtmeliyim: şiirin nesnel ölçütlerin belirlemesine boyun eğmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Böyle bir anlayış yüceltmeci, idealist bir anlayıştır. Eğer genel olarak bir ifade, anlaşılır ise, o doğru ölçütlerle ölçülebilir. Önemli olan doğru ölçütü bulmaktır. Burada asıl sorun eleştirmen ya da incelemecinin öznel duruşu ya da bakışıdır. Çelişik gelecek belki ama benim yaklaşımım öznelliğin içinde nesnellik ya da nesnelliğin içinden öznellik olarak anlatılabilir. Bir ifadenin dışında ya da karşısında durarak o ifade anlaşılamaz. Mutlaka içine girip çıkmak gerekir. Onunla halleşmek gerekir. Bu, hem o ifadeyi anlamak, hem de o ifadenin sanatsal, şiirsel değerini anlamak için kaçınılmazdır. Sanatsal ve şiirsel değer yalnızca şiirin kendi bütünüyle sınırlı olmadığı için çok açılı incelemelere yönelmek gerekir. Bu da kolay değildir. Eleştirmen ve incelemeci ayrı ayrı kavramlardır. Ben çalışmalarımda iki uca da gitmeye çalıştım ama doğrusu ağırlık yine de incelemede kalmıştır. Belki benim bağımsız, aykırı yanımdan dolayı, şiirle karşı karşıya gelmeden inceleme yöntemim belirginleşmemiştir. Şiirin kendisiyle içli dışlı olmadan üzerine yazacağım yazının nasılı oluşmamıştır. Yazımın yöntemini bana şiir söylemiştir. Son sorunuzun yanıtı da burada. Bazı metinler karşısında öznellik kaçınılmaz oluyor. Etkilenim olumlu ya da olumsuz, sizi yönlendiriyor. Zaten öznelliği işin içine katmayan bilimsellikler “memur” bilimsellik olur ki ben bunun hep karşısında olmuşumdur. Yaratıcılık, öznelliğin içinden fışkırır.

6-Günümüz dergilerinde eleştiri türünün gerektiği şekilde yapıldığını ve işlevini yerine getirdiğini söyleyebilir misiniz? Yoksa birçoklarının dile getirdiği gibi bir kitap tanıtımı havasında ya da ahbap-çavuş ilişkisine dayalı olarak mı sürdürülüyor eleştiri işi sizce ?

Ben geneli konuşmaktan hep kaçınmaya çalışmışımdır. Bugün gerek dergilerin, gerek bu dergilere yazanların “kahramanlar” olduğunu düşünüyorum. Maddiyatın her yanı sardığı bir dünyada her açıdan sıkıştırılan bu kahramanların her biri zaten ellerinden geleni yapıyorlar. Daha fazlası gerekseydi, ihtiyaç ortaya çıkardı. Eğer yazılanlara olumsuz bir tepki varsa, ihtiyaç somutlandığında bu ihtiyaç giderilir.   

7-Kitabınızın önsözünde, “Her yazar, her sanatçı okuru kadar vardır. Okur imgesi, okur gücü gerçekte var olmayan neleri var edebilmiştir bir bilinse! Bunun hesabı bir tutulabilse, o zaman okur da kendi gücünün ayırdına varıp narsisleşiverir, tıpkı sanatçılar, yazarlar,yazanlar ve yapanlar gibi” diyorsunuz.  Sizce sanat eserinde okur,  sanatçının yaratma sürecinde adlandıramadığı ve açıklayamadığı ya da gerçekte  var olmayan bir anlamın peşinde midir?

Yok, genelde özne, kendine en uygun anlamlandırmaya, yoruma yatkın olduğu için, her özne kendi anlamlandırmasını ve yorumunu üretir. Eğer bir sanat yapıtına pek çok anlamlandırma ve yorum, yükleme yapmışsa, sanat yapıtı bu  yükleme sayesinde omuzlara alınıvermiştir. Örnek vermek gereksiz. Pek çok yapıt, omuz verenler olduğu için ayaktadır, başyapıt oldukları için değil.    

8-İnceleme yapacağınız şiiri belirlerken  sevdiğiniz şiirlere mi öncelik tanırsınız, gündemdeki şiirlere mi; yoksa sizi çağrışım bakımından zorlayan, kafanızı meşgul eden, bir sırrı güç de olsa yakalamış olduğunuzu hissettiren şiirlere mi?

Bir şiirle aramda hissedilmiş, farkına varılmış olumlu ya da olumsuz bir ilişki, benim çıkış noktamdır. Böyle bir ilişki kurulduktan sonra şiirin mantığını, anlam yapısını, iç şiirselliğini yakalamaya çalışmışımdır . Her yazı yeniden yeniden hesaplaşmalar sonrası yoğun yazma anlarından geçmiştir. Bu yazma anları hem düşünceye dalma, hem de coşku anları olmuştur. Dolayısıyla ‘şiir - yazı – ben’  üçgeninde kendimi var edebildiğim kanısı uyandığında yazmışımdır. Bu yüzden, kitaptaki her yazı, hem şiiri, hem de beni yansıtmaktadır.  

9-Son olarak 2000li yılların şiir ortamını kısaca bir eleştirmen gözüyle değerlendirirseniz, çeviri alanında da uzman biri olarak, şiirimizin dünya şiiri ölçeğindeki yeri hakkında neler söylersiniz?

Belki türk şiiriyle daha çok ilgilenmiş olduğumdan olacak, şiirimizin daha diri, daha önde olduğunu düşünüyorum. Durmadan eski ustaları aratmayacak şairler yetişiyor. Ama ayrık otları arasında. Belki de güçlerini bundan alıyorlar.

 

AHMET ADA / "KANTOLAR" ve "ŞİİR İÇİN BOŞ LEVHALAR"

 İki Soru İki Yanıt

2006 yılında Ahmet Ada’ın iki kitabı yayımlandı: On üçüncü şiir kitabı “Kantolar” ile (Digraf, 2006) poetik yazılarından oluşan “Şiir İçin Boş Levhalar”. Kitaplara ilişkin iki soru yönelttik şaire..

“Kantolar” adlı son şiir kitabınıza bakarak Metin Cengiz, Ahmet Ada şiirinin köklü değişimi gerçekleştirdiğini vurguladı. Bunu “imgeyi duyumdan çok kavram dolayımında kullanan poetik anlayış” olarak niteledi. Dilsel bir kırılma mı bu? Ne dersiniz? Şiiriniz nasıl bir şiir evrenine açıldı?

‘Kantolar’, şiir dili bağlamında büyük bir kırılmanın yaşandığı kitabım oldu. Şiirimdeki köklü değişim dilsel olduğu kadar, sözcükseldir de. Sözcüğe, gösterdiği nesneden bağımsız, özerk bir yapıtaşı olarak ilk kez bu kitabımda yer alan şiirlerde bakabildim. Sözcüğün sözcük olarak içerdiği ‘değeri’ görebildim. Sözcüğün nesnesiyle arasına mesafe koydum. Sözcüğü yan yana getirirken bu mesafeye dikkat ettim. Gündelik dilin verili halinden kurtulmanın bir yoluydu bu. Modern şiire özgü çok katmanlı, çok sesli bir dil elde etmenin bir yöntemiydi. Şiir hayat ilişkisini sorunlu olmaktan çıkarmanın, şiirle yeni bir dünya kurmanın yolu. Metin Cengiz’in “Şaşırtıcı bir çağrışım zenginliği” olarak nitelediği şeyi, imgeyi duyumdan kavram dolayımına taşımakla ve sözcük ilintileriyle elde ettim.

300 sözcükle dolaşımda olan gündelik dil teslim almıştı şiiri. Bu teslimiyetten kurtulmanın yolu sözcük dağarımı genişletmekti. Sonra izleksel genişliğe açılmaktı.

‘Kantolar’da bireyin gündelik yaşamını değil, insanlığın yeryüzü serüvenini şiirin merkezine taşımak istedim. Bunu kendi biçemimi birdenbire terk ederek değil, o biçem üzerinde farklı söylem alanları açarak, yeni bir şiirsel zihniyetle gerçekleştirdim. İmge düzeni de değişti elbette. Duyuma dayalı imge yerini kavramsal imgeye bıraktı. Görsellik ve kırılgan duyarlık; bu iki öğeye insanın varoluş kaygıları, bir ütopya olarak gördüğüm ‘deniz’ katıldı. Kent ve değerleri, varoluş sıkıntıları içinden kavramsal imgelere dönüştü. Sonra ironi,  şiirsel dilin de ‘teni’ oldu.

‘Kantolar’ için dilsel kırılmanın gerçekleştiği kitap denilebilir. Şiirler kendine dönük anlamlandırma eksenine oturdular. Şiirlerin yüzey yapı derin yapı düzeneği, kurulan gerçeklik ilişkisini açığa çıkarır. Göndermeler, alıntılar, metinlerarası ilişkiler, zaman-uzam kaydırmaları, zihinsel imgeler, betimlemeler, bilinçdışı bloklar vb. özellikleriyle Postmoderni de dolayımlayan metinsel bir yapıdır ‘Kantolar’.Büyük şiir’ kavramlaştırmasına denk düşen şiirler toplamıdır. ‘Büyük şiir’, şiirin anlam katmanında çağının tinselliğini, çağının kırılma noktalarında arayan şiirdir. Çağdaş bir zihniyet içinden yeni bir imge düzeni kuran, izleksel genişliği olan şiirler büyük şiirlerdir. Daha ayrıntılı bilgi için ‘Büyük Şiir Üzerine’ başlıklı poetik denemem okunmalıdırlar. (Kitap-lık, Mart 2007, Sayı: 103).

‘Kantolar’ın anti-portreleri noter kâtibi İhsan bey, Kevser, bütün modern şiirleri dolanan anti-portreler gibi, Flaubert’in “Madam Bovary benim!” dediği gibi, İhsan bey de Kevser de benim! ‘Kantolar’daki köktenci değişim, dilsel kırılma olduğu kadar, hayata doğrudan bağlı bir poetikanın yerini, hayatın yorumlanmasını, anlamlandırılmasını amaçlayan, bunu şiir dilinin olanaklarıyla gerçekleştiren bir poetikaya bırakmasıdır.

Dilsel kırılma noktalarında şiir dilinin olanaklarıyla kendime özgü bir biçem doğdu. Biçem, “dilsel gereç ve olanakları kendine özgü ölçütlerle seçip kullanması sonucu söyleme kattığı kişisel nitelikli özelliklerin tümü”dür. Dilsel gereçlerle Pars ya da Kevser imgelerinin yaratılması, ‘deniz’ gibi bazı sözcüklerin sıkça kullanılması eni konu biçem oluşturma çabasıdır. Sescil yinelemeler de biçeme katılırlar.

Kısaca, ‘Kantolar’la şiirimin açıldığı şiir evreni insani boyutlar içermektedir. ‘Yeni Kantolar’ kitabım yayımlandığında insanı tablo tamamlanacaktır.

 

“Poetik yazılarınızdan oluşan “Şiir İçin Boş Levhalar” (Digraf, 2006) bu alandaki ikinci yapıtınız. İlki 2004 yılında yayımlanan “Şiir Okuma Durakları”ydı. 1) Poetik yazılarınız bir üstdil kurma çabası mı? 2) Şiiri bütün yönleriyle incelemek mi istiyordunuz? 3) Şiiri, şiirin terimleri ve kavramlarıyla sesli düşünmeyi mi amaçlıyordunuz? 4) Yoksa Şiirbilimine bir şair olarak katılmak mıydı amacınız?”

‘Şiir Okuma Durakları’ , ‘Şiir İçin Boş Levhalar’ , modern şiirin ne’liğini araştıran, hem öğrenmeye hem de öğretmeye yönelik, açımlayıcı poetik yazılardan oluşmaktadır. Şiirin bütün öğelerinin ne’liğini kurcalayan yazılar toplamıdır her iki yapıt da. Şiirin terim ve kavramlarıyla şiiri tanımlamayı, başta Dilbilim olmak üzeri öteki tüm disiplinlerle şiirin ilişkisini (örneğin felsefe ile olan ilişkisini) araştıran bir çabayı amaçladığı için, üstdilin olanaklarıyla yazıldılar elbette.

Biliyorsunuz, bizde, Şiirbilimi kavramlaştırması yeni. Şiirbilim, şiiri inceleyen bilimdir. Şiiri şiirin terimleri ve kavramlarıyla açımlayan, yani olabildiğince yazınsal nitelikli, “söylem üstüne söylem” öz niteliği taşıyan yazılar bir üstdil kurma çabasıdır. Türkiye’de bu çabayı akademik çevreler geç üstlendikleri için, öncü şairler olmuştur. Özdemir İnce’nin, Hilmi Yavuz’un, Ahmet Oktay’ın Şiirbilimi’ne katkıları anımsanmalıdır. Şiirbilimi, Dilbilimsel şiirbilim ile Göstergebilimsel şiirbilim olmak üzeri boyutlanmalar göstermiştir. Ama ayrıntılara girmeyeyim.

Bizim şairlerimiz ne yazık ki ‘aforizma’ tutkunu. Şiir mi söz konusu olan, bilgiyi, bilmeye dışlayan tutumları nedeniyle içi boş sözler ederler: “Bilgi şiire zararlıdır”; “Bilgi ile şiir yazılmaz”; “Sözcükler anlamdan sıkılır” vb. bilgisizliğin de göstergesi olan sözler. Bunlara yenileri eklendi: “İyi şiir, tıpkı iyi mobilya, tıpkı iyi usta, tıpkı iyi domates…gibi, az sayıdadır, eser miktardadır”. “Biçim dediğimiz şey, “Gömleğim çiçek desenli” değil, “Gömleğim Leylâ desenli” demektir bana kalırsa”. İlkinde estetiksel bir olguyu, dilsel bir yapılanışı mobilya, usta, domatesle açımlama yanlışlığını; ikincisinde biçimin ne’liği konusundaki yanılgıyı okuyoruz. Şairlerin Şiirbiliminden habersizliğinin nelere yol açtığını görüyoruz. Bu nedenle, pedagojik niteliği olan yazılar yazmak zorunda kaldık. Kalıyoruz.

‘Şiir İçin Boş Levhalar’da şiirin biricikliği, şiir felsefe ilişkisi, avangard şiir, gelenek, durum şiiri, şiir hayat ilişkisi, modern şiirde sözcüğün durumu, deneysel şiir, somut şiir, metafor, şiirin zamanı-zamanın şiiri, şiirin alımlama bağlamı vb. şiire ilişkin sorunlara eğilen çözümlemeci yazılar yer alıyor.

Çağdaş Şiirbiliminin genel tasarısına katılarak ortaya kuramsal bir çerçeve çıkarmayı içerden biri olarak amaçladım denilebilir.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Zeki KARAASLAN / Lâlezâr ya da insancıllığın şairi: Mustafa FIRA

Lâlezâr ya da insancıllığın şairi: Mustafa FIRAT

Şair Mustafa Fırat. İzmir 1978 doğumlu. Edebiyat öğretmeni.

Şiirler, yazı ve söyleşileri:Agora, B(aşk)a, Budala, Cumhuriyet Kitap Eki, Eski, Hürriyet Gösteri, Öteki-Siz, Şiir Ülkesi, Şiiri Özlüyorum, Şair Çıkmazı, Yaratım, Şair Çalışıyor, Ada, Yom Sanat, E ve Varlık gibi dergilerde yer almış. İlk kitabı “Paslı Ayna” Ekim 2003 de yayımlanmış. Yazımıza konu olan Lâlezâr isimli 2. kitabı ise; Ocak 2005 de yom yayınlarından çıkmış. Türkiye’nin seçkin şiir dergilerinden olan “Mühür” ü çıkarmakta. Lâlezâr adlı kitabı ile Nüzhet Erman ödülünü almış. Mustafa Fırat; şiirine içinin kültürünü damıtarak, geçmişle, gelenekle ilintili bir dilin yolculuğuna çıkmış bir şair.Bir su şırıltısı gibi dingin, usûl ve yeğnitilmiş bir sesi var:

Yanımda olmadığın kadar yanımdasın…

Bana gülüşlerini

Bana dokunuşlarını ver!

( Lâlezâr. Sayfa 9/Açelya )

İnsanoğlu güzel olanı sembollerle ifade etmenin kültürünü, çeşitli deneyimlerden, yaşamlardan anekdotlar çıkararak, öğrenmiş.Beğendiği, hoş bulduğu bir şeyi tanımlarken ya da betimlerken çiçek isimlerine tutunmuşluğu olmuş: Sevgili; güle, çiğdeme… benzetilmiş. Dahası, çiçeklerin ete kemiğe büründürüldüğü de olmuş. Aşık Veysel’in güzeller güzeli türküsünü hangimiz hatırlamaz? “Lâle der ki be hey Tanrı/ Benim boynum neden eğri…”

İşte, genç şair Mustafa Fırat’ın kitabında da her bir çiçek bir imgeye dönüştürülmüş: Sevgili, çocuk, hayat, acı, mutluluk, ayrılık, vuslat, dostluk…

Hüseyin Alemdar’a ithaf edilen şu şiirin güzelliğine bir bakalım dilerseniz:


“Hüznün musluğunu kapa hey dost!

Haydi söylemler içre haydi

Umudun memelerinden emzir beni

ikibeşbirikidokuz bip bip”…

(Lâlezâr, sayfa 32-33/fulûat çiçeği)


Şairler arasında sıklıkla sohbeti yapılan, hatta şiirle ilgili inceleme yazılarına konu olmuş, literatüre geçmiş bir öngörüdür:

“Şairler şiirlerini diğer şairler için yazar”.

Fırat’ın bu şiiri nedense aklıma bu öngörüyü düşürdü. Şairler arasında olması gereken şeyin,günümüzde eksik olan şeyin, dostluk olduğunu hatırlattı.

“Lâlezâr” ne yazık ki elimizde bir tane olduğundan arkadaşlarla aramızda elden ele dolaşıyor. Sırayla okuyoruz. İlhan Kemal bilhassa okuduğu şiirlerin yanına köşesine ilginç notlar düşer, şiire dair .Tuluat çiçeğinin bitiş dizesindeki noktalı yerlere 6 ve 1 rakamını ilave etmiş .Bunu neden yaptığını bir türlü çıkaramadım.

Neden sonra aklıma geldi: Bu şiir şairin diğer bir şair ağabeyine ulaşmak isteyip,ulaşamamanın verdiği bir hüzünle yazılmış: Rakamlar birleştirilince Hüseyin Alemdar’ın telefon numarasını elde ediyoruz.

Hilmi Yavuz’un deyimiyle “kadim şiirin lirik tözünden ürettiği dizelerle bir “lâlezâr” sunuyor şair bize.” Şiirde lirizm 80 li yıllardan günümüze geri plana atılmıştı.Oysa ki şiirin olmazsa olmazlarındandır lirizm. Sevindirici olan bunu keşfeden değerlerin yetişiyor olması, İlhan Kemal gibi. Mustafa Fırat gibi. Bu,şiirimiz adına iyiye işaret.

Bazı şairler vardır ki yazdıkları iyi şiirlerin yanında,yaptıkları güzel işlerle de hayatı dönüştürürler. Bu günümüzde ıskalanan bir şey. Ben merkezci bir düşünce ile benden sonrası tufan diyen şairciklerle dolu ortalık. Bu noktada Mustafa Fırat gibi mümtaz insanlar çıkıp olması gerekeni işaret ediyorlar: İnsancıllığı,içtenliği,samimiyeti,dostluğu,kadirşinaslığı,paylaşımı…

Zaten şiir de böylesi ulvi şeylere denk gelen,karşılığı aşktan yana olan bir sanat değil midir? Kavgacı,kendisinden başka herkesi yok sayan bir tutumla nereye gidebiliriz?

Şunu unutma Mustafa Fırat! Şiirin kapısındaki mührü kırdığın dergin “Mühür”den öpecek ati seni:iyiyi,güzeli,farklı olanı görebilen bir dergi varettiğin için sana teşekkür ederiz.

Carlyle şöyle der:”Bir kitap yürekten gelmişse,ancak o zaman başka yüreklere ulaşabilir.”Son söz:Lalezar yürekten gelmiş bir kitaptır.


Mustafa Fırat/Lalezar/ şiir/ 60 sayfa. Yom yayınları.