VEYSEL ÇOLAK / ŞİİR VE ÜTOPİA

 Ütopia,  Yunanca’dan  gelen bir sözcük. Bu kavram Thomas More’un Ütopya adlı yapıtının Türkçe’ye çevrilmesiyle; Türkiye’de de gündeme geldi denilebilir. Thomas More, ütopya sözcüğüyle, kendince ideal olan toplum biçiminin temel öğelerini koyuyordu ortaya. Bu sözcük, Türkçe’de “gerçekleştirilmesi olanaksız tasarı veya düşünce”  diye karşılanıyor. Nermi Uygur ise; “Ütopia, hiçbir yerde bulunmayan, varolmayan bir devlet, bir yokülke’dir.”diyor.(1) ”Yokülke”, Ütopia sözcüğüne önerilmiş bir karşılık oluyor aynı zamanda. Ütopia’nın yaşamdaki karşılıklarına bakınca, varolan anlamlandırmaların yetersiz olduğunu düşünüyorum ben. Bu nedenle de, daha kapsayıcı ve açıklayıcı olduğunu düşünüyor  ve “imgeletici“ sözcüğünü öneriyorum. Şairlerin gebe sözcükleri de destekliyor beni, kanısındayım. Buradan bakınca da yetkin şiirlerin imgeletici olduğunu; yani hep bir ütopyayı önerdiklerini düşünüyor ve savlamış oluyorum. Dahası, gelecek yıllarda yazılacak şiirin, bu düzlemde tartışılması kaçınılmaz gibi geliyor bana. Böyle bakıldığında, “gerçek”, “gerçekçilik“ yeniden tanımlanacak belki de. O zaman “olanı, olduğu gibi yansıtmakla” yetinilemeyeceğinin anlaşılması da sağlanmış olacak. Hep kapalı tutulan sezginin kapıları aralanacak; şiirin biraz da sezgiyle yazılması gerektiği gündeme gelecek. Ernesto Che Guevara’nın “Gerçekçi olun, imkansızı isteyin!” sözü de; daha bir anlamını bulacak o zaman. Şiirin sorunları, en çok bunu anlamamaktan kaynaklanıyor denilebilir rahatça. Zihnin öncelikle anlamla ilgilenmesi; biçimin, biçemin sonraya bırakılması ya da dışlaması şiirin sorunlarına ilişkindir ve bu da derinliğine düşünülmeli gibi. Zihnin anlamla ilgilenmesi, bağlamında doğru anlaşılmamış ve bu yüzden fotoğraf gerçekçiliğiyle yetinilmesine yönelinmiştir. Bunun sosyolojik, kültürel, politik birçok etkeni var. Öncelikle şiir bilgisinin eksikliği belirleyici olmuştur bunda. Politikanın yedeğinde tasarlanan şiir; gözle görünen gerçeğin saptanmasına yönelmiş; böylece düşünsel, sezgisel ve düşsel (imgeletici) boyutunu daha baştan yitirmek durumunda bırakılmıştır. Bu anlayışta (noktada) olanların; W. Blake’i, Johann Sebastian Bach’ı anlamayanların, hatta reddedenlerin savunduğu şiir elbette politik bir söylemle buluşacaktı. Öyle de oldu. 70’li yıllarda oportünist, revizyonist sözcükleri herkesin ağzında; ötekini suçlamak, aşağılamak için hazırda bekletilirdi. Dogmatizm, popülizm sözcükleri ise hiç anımsanmazdı. Çünkü bu sözcüklerle içeriğini saklayan bir yaşam biçimiydi savunulan. Ne tuhaftır ki, “Ben Marksist değilim.” diyen Marks  adına yapılıyordu her şey. Faydacı bir yaklaşımdı yapılan. Bunlar bir yana, asıl ürkütücü olan 70’li yıllarda ütopist diye suçlanmaktı. Bir kişiyi karalamak, aşağılamak, işe yaramadığını ortaya koymak, yok saymak, görüşlerinin geçersizliğini vurgulamak için onun ütopist olduğunu söylemek yeterli olurdu. Ütopist damgasını yememek için düşlerini öldürenler olurdu. Gene bu yüzden devrimci sıfatını önceleyenler şiir yazmaktan kaçınırdı. Aynı zamanda devrimci olan şairlerse ona göre kurarlardı şiirlerini. Bu yönelmelerin bütününde J.Swift’i, Voltaire’i, A.Huxley’i, G.Orwell’i, Platon’u, Campanel-la’yı, Montesquieu’yü, T.More’u, J.JRouseau’yu, Hegel’i, Marks’ı, Nietzsche’yi, Yusuf Has Hacip’i, E.Che Guave-ra’yı, Bacon’ı, Homeros’u (doğal destanları) ... bilinçsizce yadsımak vardı. Daraltarak söylersek; şiiri yadsımak vardı. Aranan, tüm insanlığa yöneltilmiş sorunun yanıtı değildi. Şiir, sözcükleri taşkınlaştıracağı yerde putlaştırsın isteniyordu. Bu, verili olanın putlaştırılmasıydı aslında. Ayrıca sözcük denen simgelerin anlattıkları “şey”leri hiçbir zaman bütün nitelikleriyle karşılayamayacağıydı anlaşılmayan. Oysa, her sözcük ancak kendini bütünüyle anlatabilir bilincine (bilgisine) varılabilseydi “şeylerin” görünüşüyle değil; içeriğiyle (anlamıyla, iç yüzüyle) algılanması gerektiği; ancak bunun gerçekçilik olabileceği kavranmış olurdu gibime geliyor. Diyalektiğin açılımları tam bu noktada işlerlik kazanmış oluyor işte. Bunun anlaşılmayışı ise ya kaba gerçekçiliğe vardırıyor ya da dinsel bir dille buluşturuyor şairi. Yeni bir yüzyıla girerken Türk şiirinin görünüşü bu. Bir yanda kendini bile anlatamayan simgelerle (sözcükler) uğraşanlar var. Ama bu simgelerin karşıladığı eksik anlama ulaşmak için bile hiçbir çaba, hiçbir aranış yok ortada. Öte yandan anlamın (mana) peşine düştüğünü sanan ama her şeyi indirgeyerek “bu dünya” diye tarif eden ve bununla yetinen; imgeletici olduğu sanılan dinsel dilce belirlenen bir başka yöneliş var Türk şiirinde. Her iki durumda da şair-şiir aşkın olamıyor, daha doğrusu imgeletici olamıyor. Bunun nedeni, hala şiirin bir dünya tasarımını içermesinin zorunluluğunun anlaşılmayışı olmalı. Bu, şairin ütopist olmadığını ve şiirlerinde bir ütopyayı öneremediğini koyuyor ortaya. Bu nedenle, zihnin öncelikle aradığı anlam oluşamıyor. Ve ilk okuyuşta düşüyor şiir. Şiir, yeni bir dünya tasarımı öneremeyince; biçimsel,biçemsel özellikleri de ilgi alanlarının dışına düşüyor. Çünkü ilgi şiirin yapısı; anlamın yapısal karşılığı olamıyor. Kısaca anlamın ütopik olmasını gereksiniyor. Bunun yokluğu şiirden şiire değişebilir ama varlığı kesinlikle yadsınamaz gibi. Her yetkin şiir bu kavrayışıyla yazılmıştır düşüncesindeyim ben. Bunun dışında kalanları şiir saymamak gerekiyor bana kalırsa.

      Söylediklerimi  bir örnekle  irdelemek istiyorum. Bu bağlamdaki bir yaklaşım; bir öykünün şiirini incelemek uyarıcı, açıklayıcı, yönlendirici şiir bilgileri kazandırabilir, sanıyorum.

      Tahir ile Zühre, bir halk hikayesidir. Halkın ortak malıdır. Sözlü anlatımın bir ürünü olduğu için birçok türevleriyle karşılaşmak olasıdır. Öykü ağırlıklı olan bu anlatılardan şiir çıkartan; aynı gelenek içinde kalınarak yeni şiirler yazmaya koyulanlar az değil. Bir öykü kurmakla şiirde öykülemeyi bir teknik olarak kullanmanın aynı şey olmadığını fark edememek; belki de Türk şiirinin temel sorununu oluşturuyor. Öyküden yana olmakla öyküye karşı olmak, bir iç dengede buluşamıyor. Sonuçta belirlenen iki uç aynı yanılgıya düşüyor. Biri yaşamışı (geçeni, geçmiş olanı) yinelerken diğeri boşluğu öne çıkartmış oluyor. Böyle yazılan şiir imgeletici olamıyor. Yeni bir dünya tasarımından yoksun kalınıyor. Bu sorunu Tahir’le Zühre Meselesi adlı şiirinde Nâzım Hikmet’in aştığını düşünüyorum.

      Tahir ile Zühre’nin hikayesi şöyle: Nil kıyısındaki bir kentte Edhem Sultan hükümdar, kardeşi Ahmet de onun başveziridir. Her ikisinin de çocuğu olmamaktadır. Masallara uygun biçimde dilekleri gerçek olur ve hükümdarın bir kızı vezirin de bir oğlu olur. Kıza Zühre, oğlana da Tahir adını verirler. Bu iki çocuk yan yana olmadıkları sürece onları susturmak olanaklı değildir. Ne zaman ki birlikte olurlar, o zaman dinginleşirler, susarlar, uyurlar. Zaten bunların doğmasını sağlayan güç, onların evlenmesini de şart koşmuştur. Bu nedenle de onlar daha ana karnında nişanlanmışlardır. Bu iki çocuk büyürler. Hep birliktedirler. Birbirlerini fark ederler. Sevişirler. Vezir Ahmet, zamanı geldi deyip, oğlu Tahir’le Zühre’nin evlenmesini ister. Hükümdar Edhem Sultan, karısının kışkırtmalarına uyarak bu evliliğe karşı çıkar. Dahası, vezir Ahmet’i ve bütün ailesini öldürtür. Bir tek Tahir celladın merhametiyle kurtulur ve kentten sürülür. Yıllarca oradan oraya dolaşır durur. Hep Zühre’yle birliktedir düşlerinde. Bu ayrılığa dayanamayacağını anlayınca da kente döner, Zühre’nin sarayına girmeyi başarır. Birlikte olurlar. Bunun anlaşılacağı korkusuyla, Zühre; Tahir’i gündüzleri bir sandık içinde Nil nehrine indirir geceleri de tekrar odasına alır. Bir gün Nil, ipleri koparır ve Tahir’in içinde olduğu sandığı alıp götürür. Sandık sürüklenerek Mısır sultanının kızı Banı hanımın sarayına varır. Tahir’i  çıkartırlar. Mısır Sultanı ve Banı hanım Tahir’in hikayesini dinlerler. Çok etkilenirler. Yiğit bir kız olan Banı hanım, Tahir’in hakkını almak görevini üstlenir. Tahir’in memleketine gider. Edhem Sultan’la dövüşür. Onu Tahir’in kılıcıyla yener ve öldürür. İki sevgili böylece kavuşurlar.(2)

      Bu hikayenin şiirini Nâzım Hikmet şöyle yazmış:

 

      TAHİR’LE  ZÜHRE  MESELESİ

 

     Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

     hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

     bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte.

 

      Mesela bir barikatta dövüşerek

      mesela kuzey kutbunu keşfe giderken                                

      mesela denerken damarlarında bir serumu

      Ölmek ayıp olur mu?

 

      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da,

      Hatta sevda yüzünden ölmekte ayıp değil.

 

      Seversin dünyayı doludizgin

      ama o bunun farkında değildir

      ayrılmak istemezsin dünyadan

      ama o senden ayrılacak

      yani sen elmayı seviyorsun diye

      elmanın seni sevmesi şart mı?

      Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

      yahut hiç sevmeseydi

      Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

 

      Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

      hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. (3)

 

      Nâzım Hikmet, Tahir ile Zühre hikayesinin herhangi bir türevinin doğal kurgusunu kullanarak anlatmayı denemiyor. Şiirin arkasına kocaman bir fon gibi kullanıyor öyküyü. Bu fonun üstüne yazıyor şiirini. Öykü düşselleşiyor, düşlenen oluyor ve yeni düşlerin kurulmasının olanaklarına dönüşüyor. İmgeletici oluyor bu öykü: Tensel, tinsel ve cinsel boyutuyla sevda savunulurken birçok boyutu da gündeme getiriliyor: İnsanca yaşama hakkı, bireyin özgürlüğü ve kendini gerçekleştirme olanaklarını ele geçirmek için “barikatta dövüşme”ye eşitleniyor sevda. Kuzey kutbunu keşfe gönderen güce dönüşüyor. Ya da Pastör’ün kuduz aşısını kendinde denemesi gibi; ölümü göze alarak bir serumu kişinin kendinde denemesini sağlayan insani etkene dönüşüyor sevda. Böylesine insani değerler uğrunda ölmenin ayıp olmayacağı açık. Vurgulanan o ki “sevda” dar ve geniş anlamlarda eş değer görülüyor ve savunuluyor. Yaşamın bütünselliği öne çıkartılarak; aynı bütünsellikle yaşanmasının gerekliliği konuyor ortaya. Böylece, yaşamın tek boyutluluğu da yadsınmış oluyor.

      İnsanın dünyayı doludizgin sevmesinden dünyanın habersiz oluşunu söylerken Nâzım Hikmet, Pascal’le buluşur. Pascal, dünyayı insandan güçlü görür. Ama Dünyanın insanla baş edemeyeceği kanısındadır aynı zamanda. Çünkü dünyanın bilinçsiz, insanınsa bilinçli bir varlık olması yeterince açıklayıcıdır. Bu durumda insan dünyayla baş edebilecek güçtedir. En azından gereksinilen olanaklara sahiptir. Değiştiren, dönüştüren, yeniden kurandır insan. Nâzım Hikmet, insana olan güvenini ve inancını daha bir pekiştirebilmek için onu iyice yalnızlaştırır. “sen elmayı seviyorsun diye/elmanın seni sevmesi şart mı?” derken bireysel adanışı öne sürmüş olur. Nâzım Hikmet’in Gazali’de karşılığını bulan bu yaklaşımı, vicdani olana işlerlik kazandırmış olur; bunu amaçlar. Özellikle “Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık/yahut hiç sevmeseydi/Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?” dizeleriyle Nâzım Hikmet, insanı kendiyle yüzleştirme noktasına taşır. Bu, tragedyasından kopmuş olana bir anımsatmadır. Ona, kendi bireysel serüvenini yaşatma dayatmasıdır. Anlaşılan o ki insan kendiliğinden bir varlıkken, kendisi için bir varlık olmak durumundadır. Kimse kimsenin yerine  acı çekmez, zevk alamaz, mutlu olamaz. “duyum, duygu ve kavrayış” kişiye özgüdür ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitlilik gösterir. Gene kimse kimsenin yerine yemek yiyemez, uyuyamaz, ölemez. Kimse kimsenin yerine sevişemez. Bunu başka türlü söylersek, kimse bir başkasına iyilik olsun diye sevmez, sevişemez. İnsanın tekliğidir bu. Görünen o ki birlikteki bütün yaşanmışlıklar insanın kendinde aş-kınlığında anlamını bulabiliyor. Nâzım Hikmet’in tek anlamdan yola çıkarak varmak istediği, vardığı bütünsel anlamdır bu. Nâzım Hikmet’in felsefi olarak yadsıdığı Bergson’la buluştuğu mistik noktadır aynı zamanda: Kişinin kendini bu Dünyada algılamasının kuramsal çözümüdür.

      Tahir ile Zühre’nin ilişkisi bir ortaklaşalığı içeriyor elbette. Ama bu, ortaklaşa bir anlamın oluşmasını bireysel bir anlamın oluşturulması koşuluna bağlıyor. Eylemsiz insandan eylemli insana ve giderek eylemli topluma gidebilmenin düşü kuruluyor. Yaşanılmış olanı, içinde olunan güne taşırken; oluşan anlamı da taşımış oluyor ve biriktiriyor. Ayrıca bununla yetinmeyip, kendine birikmenin yeni açılımlarını da imgeletiyor. İlgi şiir, böylece imgeletici olurken; insanı ve geleceği gözeten öznenin oluşmasını sağlıyor. Nâzım Hikmet, anlamlardan yola çıkarak, anlamları kurgulayarak gerçekleştiriyor şiirini. Bunu yaparken dile pek güvendiği söylenemez. Çünkü her dilsel indirgemenin ve dilsel kurgunun yetersiz olduğu kanısında olduğunu düşündürüyor anlama verdiği önem nedeniyle. Çünkü insanın yaşadığı ne varsa hiçbir zaman bir başkasına eksiksiz aktarılamaz. Dil, dilin kurgulanışı, dolaylı anlatımlar, simgeler yeterli değildir algılananın, duyumsamanın, oluşan duygunun aktarılmasına. Deneyimlerden edinilen bilgiler hiçbir zaman onları bir başkasının kılamamakta. Bu, her insanın bir “ada evren” oluşturduğu anlamına gelir ki onların benzemezliği de işaretlemiş olur. 1947’de Nâzım Hikmet’in yazdığı Tahir’le Zühre Meselesi adlı şiirin bir seçenek olduğu düşünülebilir. Şiirde dilin bilgi taşımasına olanak verilmemesi gerektiğini vurgular gibidir Nâzım Hikmet. Bunu yaparken zihnin öncelikle anlamla ilgilendiğini var sayarsak onları kurgulama yoluna gitmeyi yeğlemiş. Türkçe’nin geleneksel söz dizimini kullanarak “dilde”, “dille” bir ütopya (imgeletici) oluşturmak yerine; “anlamda” gerçekleştirmiştir bu ütopyayı. Bu saptama Nâzım Hikmet’in bütün şiirleri için geçerlidir belki de. Bu, bir şiir anlayışı olduğu için de elbette bir seçenektir. Ne yazık ki Nâzım Hikmet’i izlediğini sananların (söyleyenlerin de) anlamadığı bu olmaktadır. Yaşanan olayların, oluşan anlamların bağımsızlaştığı bir ortam olarak şiiri görmemek; onu bilgi aktaran bir metne dönüştürür. Ki, şiir buna kesinlikle izin vermez. Dil, bilgiden arındığı oranda şiire yakınlaşır. Dilin kendi için olması anlamı da bağımsızlaştırır. Bu, aynı zaman da anamın da kendisi için olmasıdır. Böylesine kurulan şiir bilinen “bir şeye” bağımlı kılınmamış olur. Bu da şiirin yepyeni, henüz bilinmeyen, özlenen anlamlara açık olması demektir. Buradan bakınca Nâzım Hikmet’in böylesi anlamların şairi olduğu söylenebilir.

      İnsan denilen özne rahatsız edici koşulları istediği an değiştirme olanağına sahip olmamıştır hiçbir zaman. İşte böyle olduğu için şiire (sanata) hep gereksinmesi olmuş ve olacaktır. Dilin verili kullanılışının dışında kurgulanarak elde edilen anlam; aslında acıtan koşulların dışına çıkmayı sağlar tinsel olarak. Bu, insanın düşsel olarak yaşadığı dünyanın dışına çıkmasından başka bir şey değildir. Nermi Uygur’un deyimiyle; “Gerçekten içinde soluk alıp verdiği toplumdan ayrılıp içinde gerçekten soluk alıp vermek istediği topluma göçmesi...“dir. Toplumsal savaşımların tarihini saklar bu oluşum. Bir yanda düşsel olanı gerçekleştirmek isteyenler; diğer yanda ise bu düşü öldürmek isteyenler olmuştur hep. Düşlere düşman olanlar, düş kurucu olan şiire de düşman olurlar. Görünen o ki şiirde gerçekçilik; var olanın yerine düşleneni koyabilmektir. Olanı anlatmaz şair, olması gerekeni kurar şiirinde. Budur onun gerçekçiliği, bu olmalıdır. Ütopya, şiirin gerçeği; şairin de gerçekçiliği olmalı gibi. Ancak o zaman yeni sabahların habercisi bir çan sesi olabilir şiir.

      İmgeletici olamıyorsa o metni şiir saymak olanaksız gibi görünüyor. Türk şiirinin gelişip aşkınlaşması, hâlâ, bunun anlaşılmasına bağlı. Toplumun değişmesi de.

 

Notlar:

(1)     Nermi Uygur, Türk Edebiyatı 1967, M. Fuat, sf.140,de.y.

(2)     Pertev Naili Boratav-Halil Vedat Fıratlı, İzâhlı Halk Şiiri Antolojisi, sf. 262, Ankara, 1943

(3)     Nâzım Hikmet, Tüm Eserleri-7,Cem y. ,sf. 149,İstanbul 1979

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı

« Önceki :: Sonraki »

Arkadaşına Gönder!